İlahî Vahdetin Sembolü

İlahî Vahdetin Sembolü

Hak-Halk ve Vahid-Sayı İlişkisi Arap alfabesinde her harfin aynı zamanda sayısal bir değerinin olması İslamî gelenekte ebced adı verilen harf sembolizminin gelişmesini hızlandırmıştır.

Allah kelimesinin ilk harfinin alfabenin ilk harfi olan elif oluşu ve elifin sayısal değerinin 1’e tekabül etmesi İslamî gelenekte 1’in ayrı bir imtiyazla ele alınmasına sebebiyet vermiştir. Bu imtiyazın bir sonucu olarak tüm harflerin eliften, tüm sayıların da 1’den teşkil edildiği kabul edilmektedir.
İbnü’l-Arabî’ye göre tüm evren Bir olan Cenab-ı Hakk’ın çeşitli mertebelerdeki zuhuruyla vücuda gelen mazharlardan ibarettir. Diğer bir ifadeyle sonsuza uzanan kesret, vahdetin bir zuhur ve tecellisidir. Bu yüzden varlık sahnesindeki her şey, diğer her şeyle bir şekilde ilgili ve bağlantılıdır. Hak ile mahlûkat arasındaki ilişkinin ilahî mertebedeki keyfiyeti, vahid ve sayı ilişkisine sirayet ettiğinden hak-halk ile vahid-sayı arasında paralellik mevcuttur. Cenab-ı Hak mahlûkatın yaratıcısı olduğu gibi İbnü’lArabî’ye göre 1 de sayıların menşei ve mucididir.
Vahid;1 diğer sayılar gibi saymakla meydana gelen bir sayı olmayıp sayıların aslı ve menşei durumundadır. Çünkü biri ikide iki kez, üçte üç, dörtte dört kez sayarız. Bunun matematiksel gösterimi daha açıktır. 2 nedir sorusuna (1+1=2) şeklinde karşılık verilir. Aynı şekilde 3 (1+1+1) şeklinde 4 (1+1+1+1) şeklinde gösterilir ve bu böylece sonsuza kadar uzayıp gider.

İbnü’l-Arabî’ye göre 1 ve sayısal değeri 1’e karşılık gelen elif, ilahî hakikat sırlarından bir şeyler hisseden kimseye göre sayı ve harf değildir. Ancak avamın bundan haberi olmadığından 1’i sayı, elifi de harf görürler. İbnü’l-Arabî’ye göre bir ârifin elif’e harf yahut 1’e sayı demesi ise ârifin bu konudaki bilgisizliğinden değil elifin ibarede diğer harflerle 1’in de aritmetikte sayılarla birlikte yer almasındandır.

Geometrik olarak nokta ile gösterilen 1, İbnü’l-A rabî’nin kabülüne benzer şekilde çoğu mistik tarafından ‚Yaradan’nın sayısı‛ olarak görülmektedir.

Başlangıçsal varlığın sayısı 1’in her sayıyla hem aşkın hem de içkin bir ilişkisi olduğunu belirtir.
Bir, her sayıya nüfuz etmiştir. Bütün sayıların ortak ölçüsüdür. Bütün sayıları kendisinde birleştirmiştir. Bir, her zaman aynı ve değişmezdir. Bu nedenle kendi kendiyle çarpıldığında ya da bölündüğünde yine kendini verir.
1’in diğer sayılar gibi bir sayı görülmeyişi matematik tarihinde de eskilere uzanmaktadır. İskenderiyeli matematikçi Euclid (ö.M.Ö. 275) tarafından 1, yukarıdakine benzer şekilde diğer sayılardan ayrı bir mevkide ele alınır.

Buna göre 1, sayı değil bir yapıcı kaynak diğer bütün sayıların başlangıcı ve temeli kabul edilir. Euclid, sayıyı da birimlerin oluşturduğu bir toplam olarak tanımlar.

Söz gelimi 3, esasında 1+1+1’den ibarettir. Çünkü sayının doğal sıralanışı bir önce gelen tam sayıya bir birim ekleyerek elde edilir. İbnü’l-Arabî’ye göre adedi var kılan 1 (vahid)dir.
Tüm sayılar, onları inşa ve icat eden sayı olmayıp sayının menşei kabul edilen 1 (vahid) sebebiyle zahir olmaktadır. Çünkü her bir sayı kendi mertebesindeki 1 kadar tekrarlanmadıkça ortaya çıkamaz.
1’in hükmü sayılar ile sayıların hükmü ise sayılan eşyânın zuhuru ile ortaya çıkmaktadır. İbnü’l-Arabî’ye göre 1, Allah isminin sayı âlemindeki mazharıdır.

Vahid ↔ Sayılar ↔  İlahi sıfat ve İsimler ↔ Mahlûkat İbnü’l-Arabî’ye göre vahid (1)in ilahî esmâ içindeki mukabili, Allah (cc) ismidir. Allah ism-i şerifi, esma-i ilahî arasında yer almasına rağmen sahip olduğu cem’ makamı sayesinde zat mertebesine işaret eder ve cem’iyet özelliği sebebiyle bütün sıfat ve isimleri kendisinde toplar. Sayı âleminde vahid (1) de ism-i cami’ olarak anılan Allah isminin mazharı olduğundan onun gibi cem’ makamına sahiptir. Cem’iyet özelliği sayesinde tüm sayıları kendi zatında toplayıp onlara kaynaklık etmektedir.

1(vahid)’i, Allah isminin sayılar âlemindeki mazharı olarak gören İbnü’l-Arabî’ye göre bu mazhariyet insan türünde insan-ı kâmil’e harfler arasında da elife verilmiştir.
1 (vahid)in makamının cem’ makamı olduğuna işaret eden İbnü’lArabî’ye göre 1’in sıfatı ise Allah isminde olduğu gibi kayyûmiyettir;

  •  Allah’ın daimî mevcudiyeti ve herşeyi her an ayakta tutması.
  •   Allah’ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği.

Bilindiği gibi kayyûmiyet; kendi zatı ile mevcut ve kâim olma, varlığında ve varlığının devamında her şey O’na muhtaç olduğu halde kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmama, mahlukatı var kılıp onların varlığını devam ettirme anlamında Cenab-ı Hakk’ın bir sıfatıdır.

İbnü’l-Arabî’ye göre 1, kayyûmiyet sıfatı mazhariyeti nedeniyle diğer sayıların varlıklarını korumaktadır. İbnü’l-Arabî düşüncesinde mahlûkata varlık izafe edilmesi, halkın Hakk’a nispeti sebebiyledir. Bunun Vahid-aded ilişkisindeki yansımasına gelince; bütün sayı mertebelerini ayakta tutan birler (cem’-i ahâd) olduğu gibi her sayı hakkında verilen sayısal hüküm o sayıyı teşkil eden 1’lerin toplamı (cem’-i ahâd)na bakılarak verilir.

Öyleyse sayının hem vücûda gelmesi hem de hakkında verilen hüküm 1 ile gerçekleşmektedir. Diğer bir ifadeyle aslında 1 ile 1 üzerine hükmedilmektedir.

İbnü’l-Arabî’ye göre mertebeleşmeleri itibariyle 2-9 arasındaki sayılar 1’in cüz’î mertebeleri; 10-90 ve 100-1000< gibi 10’un katları şeklindeki sayılar da 1’in küllî mertebeleri olarak görülebilir. Birlerden teşekkül eden yani aynı vâhidesi 1 olan her bir sayı sûret ve mânâsıyla da diğer sayılardan ayrılarak kendi birliğine delalet eder. Söz gelimi 7, sûret ve mânâsıyla sadece 7’ye işaret eden teklik anlamında bir birliği ifade etmektedir.

Her bir sayı kendi sûret ve mânâsına delalet eden bir hakikat (hakikat-ı vahide) sayesinde diğer sayılardan ayrılır. Birlerin toplamı (cem-i ahâd) ismi ise sayıların her birine şamildir. 1 hariç sonsuza uzanan hiçbir sayı bu ismin kapsamı dışına çıkamaz.

Diğer yandan bir sayı söylendiğinde o mertebeye ait hakikat (hakikat-ı vahide) o sayının bir cem-i ahâd mertebesi olduğu gerçeğini gizler. Sözgelimi 8’e bakıldığında birlerin toplamı (cem-i ahâd) olduğu artık düşünülmez, görülen 8’dir. Hâlbuki görülmeyen şeyin kendisi (yani sayının aynını teşkil eden cem-i ahâd) ispat edilmeden o sayı söylenemez.

İbnü’l-Arabî, “Cem‘ halkı görmeksizin Hakk’a işarettir” diyerek ahadiyyet*in cem‘ ile beraber bulunduğunu ifade eder. Ona göre ahad ancak cem‘ ile, cem‘ de ahad ile olur. Nitekim, “Nerede bulunursanız Allah sizinle beraberdir” (el-Bakara 2/115) meâlindeki âyette ifade edilen beraberlik cem‘dir.

Zira hangi sayı söylenirse söylensin cem-i ahâd o sayı ile birlikte söylenmiş demektir. Bunun gibi âlemdeki her bir varlık Allah’ın varlığını ispatla kendi varlığını ispat etmektedir. Kendisini göklerin ve yerin nuru olarak tavsif eden Cenab-ı Hakk’ın Nûr vasfı, konunun izahında yardımcı olabilir. Bilindiği gibi nûr; kendisi görünmediği halde eşyâyı gösteren şeydir. O halde tüm eşyâyı izhar edenin Cenab-ı Hakk’ın vücûd nûru olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu Nûr, vücûda getirdiği eşyânın zuhuruyla gizlenir. Diğer bir ifadeyle eşyâ, zuhuruyla kendi aslî gerçekliğini gizlemektedir. Yukarıdaki izah doğrultusunda İslâm dininin temelini oluşturan kelime-i şehâdetin nefy (Lâ ilahe) ve ispâttan (illallah) oluşan ikili yapısına atfen her bir mahlûkun kendi varlığıyla Hakk’ı  ile ispat etmekte olduğu söylenebilir.

İbnü’l-Arabî’nin 1 (vahid )i bir sayı olarak görmediğini biliyoruz.109 Ona göre 1 (vahid), diğer sayıları zatında toplayan ve onları icat eden bir kaynak hükmündedir. İcad olunan şey ile mucid arasında ayrım (gayriyet) olduğundan vahid sayının gayrıdır. Ancak ilave etmek gerekir ki 1’in tekerrür etmesinden vücûda gelmelerine binaen sayılar, değişik mertebelerdeki 1’lerden ibarettir. Bu itibarla her bir sayının özü, hakikati ve ayn-ı vâhidesi 1’dir. Çünkü o sayıdan 1’in eksilmesi, o sayının bozulması demektir. Bu yönüyle de sayıların aynı birdir. Bu açıdan vahid ile sayı arasında ayniyet bulunmaktadır. Buna göre 1 (vahid) ayn-ı vâhidesi, birçok sayı mertebesinde taayyün eden uyun-ı kesire olmaktadır.110 Bütün varlık mertebelerinde taayyün eden de Hakk’ın ayn-ı vâhidesi olduğundan vücûd, hakikatte birden yani Hak’tan ibarettir denilmektedir

O halde sayılara iki türlü bakılabilir. İlkinde sayıya zuhur ve taayyünü itibariyle bakılarak söz gelimi 5’e 5 denir. İkincisinde ise 5’e hakikati ve aynı itibariyle bakılarak 1 (vahid)’in bir mertebesi olarak görülür. Sayının ayn-ı vâhidesine nispetle ayniyet, taayyün ve zuhur yerine nispetle gayriyet mevcuttur. Sözgelimi; aşağıdaki şekildeki 7 ve 9 sayıları arasında ayn-ı vâhideleri itibariyle ayniyet varken mertebeleri itibariyle bu sayılar birbirinin gayrıdır. 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1< ↓ ↓

İlahi sıfat ve isimlerin mazharı kabul edilen varlıkların her biri, birer sayılan (ma’dûd) olarak görülebilir. Her sayı 1’in tekerrürü ile vücuda geldiğinden evrendeki varlıkları sonsuza uzanan 1’ler olarak tasavvur edelim. 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1< Yukarıda yan yana dizilmiş 1’ler 1 olarak görülebileceği gibi farklı mertebelerdeki pozisyonlarına nispetle o mertebenin gereği olan sayının ismiyle de isimlendirilebilir. Sözgelimi yukarıdaki dizgede yer alan 1’leri şu şekilde de gösterebiliriz: 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1 1< ↓ ↓ ↓ ↓ (3) (9) (17) (21)< Meselenin esasına bakılarak 9. sıradaki 1’e 9 denilmesi, onun aynında bir değişiklik gerektirmediğinden bu isimlendirmenin bir nispetten ibaret olduğu söylenebilir.

Diğer yandan 9’un diğer sayılardan ayrılması ve sadece kendisinde bulunan mertebe nedeniyle kendisine işareti zorunlu olduğundan 9 nispeti başka hiçbir sayıda bulunmayan ve sadece 9’a verilen bir isimdir. 9, bir yönüyle 1’in farklı bir mertebedeki zuhurudur ancak hakikati itibariyle 1’den farklı değildir. O halde bir cihetten 1 ile tüm sayıların arası cem’ edilerek varlık âlemindeki kesretin vahdete ircâ edilmesi gibi sayı âlemindeki kesrette vahdete ircâ edilmiş olur. Ancak 9’a sadece dizgede bulunduğu sıra itibariyle bakıldığında 9’un hem 1’den hem de diğer tüm sayılardan farkı belirgindir. Çünkü artık ayrım yapılmış böylece kesret meydana gelmiştir.

2, hayatın her alanında var olan çift kutuplu zıtlaşmayı ifade eder. Eşyâ, karşılıklı kutuplar sayesinde varlığını korur.Çift kutupluluk olmadan maddî yaşam var olamayacağından 2, bu âlemin bütün görüntüleriyle bağlantılıdır. Canlıların yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan teneffüs, havanın önce içeri sonra dışarı verilmesiyle; vücûdun temel organı kalbin kan pompalaması kendini sıkıp gevşemesiyle ikili yapıda gerçekleşir. Elektrik akımının (+) ve (-) kutuplarının varlığına bağlı oluşu, sıcaklık-soğukluk, varlık-yokluk, eril-dişil, doğum-ölüm< Örnekler, âlemdeki eşyânın doğasındaki ikili ve kutuplu yapının sonucudur.

Ruh-beden, madde-mana, dünya-ahiret, erkek-kadın< İbnü’l-Arabî’ye göre be harfi ve onun sayısal değeri iki, zıtlık ve kutupluluk özelliği ile mülk ve şahâdet âlemine ait olduğu gibi mahreci be ile aynı olan mim ve vav harfleri de mülk, şehadet ve kahır âlemine ait birer harftirler.
İbnü’l-Arabî’ye göre iki ve katı olan dört, maddi dünyanın sayısıdır.127 Bu âlemin anasır-ı erbaa128 denilen dört unsurdan ol Bu âlemin anasır-ı erbaa128 denilen dört unsurdan oluşması, 4 temel yönün olması, bir yılın 4 mevsime bölünüşü, âlemdeki varlık türlerinin genel bir tasnifle cemâd (mineral), bitki, hayvan ve insan şeklindeki dörtlü mevcudiyeti gibi hususlar, bu sayının mülk ve şehadet âlemiyle ilişkilerini ifade eden örnekler arasında sayılabilir.

129 İbnü’l-Arabî’ye göre ‚vücûd‛da ayn yani kendisiyle kaim olan mutlak cevher anlamındaki öz ve hakiki varlık bakımından 1’den başka varlık yoktur. Yani bir olan Allah, aynı zamanda zıtlıkları zatında toplayan (camiu’lezdâd)dır. O halde eşyâdaki zıtlık ve çokluğun kaynağı nedir? Bu soruya İbnü’l-Arabî vahdet şeklinde cevap verir. Buna göre Zatı itibariyle her türlü taayyünden münezzeh olan Cenab-ı Hakk’ın müşahedesi ancak taayyün ve tecelli ile mümkün olduğundan Hakk’ın halk olarak zuhuru ikiliği zorunlu kılmıştır. Buna göre âlemdeki zıtlık ve kesretin ilahî hazretteki ilk numunesi, ilahî sıfat ve isimlerin ZahirBâtın, Evvel-Âhir, Hâdi-Dârr şeklindeki ikili yapısına ircâ olunur.130 Tüm bu isimlerdeki kutupluluk ise ilk tecelli kabul edilen Rahmaniyet tecellisinin Cemâl-Celâl şeklindeki ikili yapısına ircâ edilmektedir. O halde evrendeki çokluk ve zıtlık İbnü’l-Arabî’ye göre Cenab-ı Hakk’ın sıfat ve esmâsındaki ikili yapıdan kaynaklanmaktadır.

Varlıkta ihtilaf ve kesretin ortaya çıkışını bir kişinin söylediği sözlere benzeten İbnü’l-Arabî’nin tüm âlemi Allah’ın kelimeleri olarak gördüğünü hatırlayacak olursak bu teşbih, daha bir önem kazanmaktadır. Buna göre konuşan ve dinleyen aynı kişi olmasına rağmen birbirinden farklı birçok söz vücûda gelebilir. Ancak sözlerin ihtilaf ve çokluğu, konuşanın çokluğunu gerektirmez.131 2 sayısında mülk ve şehadet âlemine bir gönderme olduğunu var sayan sûfîlerce dualitenin olduğu bu aşamada ben-sen ayrımı mevcuttur. Bu yüzden benliğini dualitenin egemen olduğu maddi olanaklar dünyasından çıkarıp vahdetin egemen olduğu ulûhiyet alanına taşımak isteyenin bu zıtlıktan kurtulması tasavvufî öğretinin temel tezlerinden birini teşkil eder. Mesela Mevlânâ’nın (ö.1273) anlattığı bir hikayedeki132 ‚ben-sen ayrımında kaldığın sürece bu kapıdan geçemezsin‛ şeklindeki mesaj, kahır âlemine ait dualite aşılmadan sâlikin vahdet boyutuna yücelemeyeceğinin sembolik bir anlatımıdır. 7. Var oluş Sayısı: Üç Kadim geleneklerde Bir’in çokluğa açılımı, diğer bir ifadeyle vahdetten kesretin zuhuru, 3 sayısına özel göndermelerle açıklanmaya çalışılmıştır.

Söz gelimi ünlü Çinli bilge Lao Tsu (M.Ö. IV. yüzyıl) şöyle der: ‚Tao birliği oluşturur, birlik ikiliği, ikilik üçlüğü ve üçlük her şeyi oluşturur.‛133 Benzer şekilde Pisagorcu gelenekte bölünme ve çoğalma kabul etmeyen Bir’in varlıkları üçlü birlik halinde var kıldığı var sayılır.134 3 noktadan duyularımızla algılanabilen ilk düzlemsel şekil olan üçgeni teşkil eden 3 sayısı, Pythagoras’a (ö.M.Ö. 500) göre ilk gerçek sayıdır.135 Aristoteles (ö.M.Ö. 322) de 3’ün bütün teriminin uygulandığı ilk sayı olduğunu belirtir.136 Hıristiyanlıktaki teslis ile özdeşleştirildiğinden 3 sayısı bu kültürde de genişçe irde- lenmiştir.137 Kendi varlık boyutuna ait olmayan Bir hakkında fazla konuşamayan insan, eşyâyı kendi 3’lü boyutunda idrak etmektedir. Zira bütün maddi varlıklar dalga, radyasyon ve yoğunlaştırma ile ortaya çıktığından bütün doğal görüngüler üç boyutludur.138 İnsanın bütün maddi deneyimleri üçlü uzam ve zaman koordinatları içinde yer almaktadır. Uzamdaki üçlü yapı (uzunluk, yükseklik, genişlik) iken zaman, (geçmiş, şimdi, gelecek) şeklinde algılanır.139 Keza madde (katı, sıvı, gaz) olmak üzere üç halde bulunur. 3 sayısı, aynı zamanda birçok ilim dalında tasnif ölçüsüdür. Modern kimya özleri, (asit, baz, tuz) diye sınıflandırırken fizikte (kütle, güç, hız) arasında üç parçalı ilişkiler esas alınır.

140 Sûfîlerce yapılan birçok tasnifte de üçün esas alınması dikkat çekicidir. Söz gelimi dinin şeriat/tarikat/hakikat yahut iman/İslâm/ihsân; tevhidin kusûdî/şuhûdî/vücûdî; insanların avam/havas/ehassu’l-havas; seyr ü sülûk yollarının tarik-i ahyâr/tarik-i ebrâr/tarik-i şüttâr şeklinde tasnif edilmesinde 3’ün yeri barizdir. Keza dini söylemdeki dünya/ahiret/berzah ayırımı ile cennet/cehennem/a’raf ayrımı üçlü bir âlem tasnifidir. 7.1. İbnü’l-Arabî’ye göre Tek İbnü’l-Arabî’ye göre şu ayet, yaratma (tekvîn)nın üçlü mahiyetini beyan eder: ‚Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz vakit ona ol deriz o da olur‛ 145 Ayette ifadesini bulan bu üçlü; emri veren Zat, onun iradesi ve Kun (ol) emridir.146 Çünkü bir Zat ile O’nun bir şeyin oluvermesini dileyen iradesi ve olacak şeye hitap ve teveccühünü belirten ol (Kun) kelamı (emri) olmasaydı o şey var olamazdı.147 Binaenaleyh tekvînde Hak ve halk cihetinden üçlü birlik (ferdiyye İbnü’l-Arabî’ye göre 1 (vahid) olan varlık, birliğinde durdukça zuhuru mümkün değildir.

Vahid ancak kendi sureti ile çift hale gelmekte ve zuhur etmektedir. Buna göre Hakk’ın vücûdu, varlığın sureti olan insan ile çift hale gelmiştir.159 Varlığın sureti olarak bahsi geçen insan ifadesinin Hakk’ın Zatından ilk taayyün sonucu zuhur eden ve tüm varlığı icmalen kendinde barındıran nûr-ı Muhammedî terimi yerine kullanıldığını tasrih edersek mesele daha anlaşılır hale gelecektir.160 İbnü’l-Arabî kelime-i şahâdette Hz. Muhammed(s)’in adının Allah’tan sonra anılmasının hikmetlerinden birini mezkur yorum doğrultusunda yorumlar. Buna göre 1 olan vücûd, nûr-ı Muhammedi’ye muhabbet ile çift hale geldiğinden Hz. Muhammed’in(s) adı, Allah ismi akabinde yer almaktadır.161

Nûrdan yaratılan ruhlar âleminin suretleri himmet ile vücûda geldiğinden unsurlar âlemindeki nikah ve cinsel birleşmenin ruhlar âlemindeki karşılığı himmettir. Tekvînin ilahî hazretteki mahiyeti nedeniyle var oluşun ferdiyyet-i selasiyye üzere gerçekleştiğini ifade etmiştik. Buna bağlı olarak ruhlar âlemindeki bir suretin vücûda gelmesinde de Hak, himmet eden ve himmet olunan şey olmak üzere üçlü bir sâbitenin bulunması zorunludur.175 İcat ve tekvînin ilahî hazretteki üçlü yapısı ile buraya kadar

1’i ulûhiyet mertebesinin sayısı olarak yorumlayan İbnü’l-Arabî, zıtlık ve kutupluluğu ifade eden 2’yi ise maddi âlemin sayısı olarak görür. İkiliği, maddi yaşamın birbirine zıt bütün görüntüleriyle bağlantılı olarak yorumlayan İbnü’l-Arabî’ye göre âlemdeki zıtlık kaynağını ilahî sıfat ve isimlerin Cemâl-Celâl şeklindeki ikili yapısından almaktadır. İbnü’l-Arabî’ye göre vahdetten kesretin zuhuru, ilahî hazretteki tekvîn eyleminin sayısı olan 3’te başlar.

İnsanî boyuta ait olmayan ve sayı kabul edilmeyen 1 hakkında fazla konuşamayan insan, eşyâyı ilk gerçek sayı kabul edilen 3’lü yapıda idrâk eder. İlahî tekvîn Hak ve halk cihetinden olmak üzere 3’lü birlik (ferdiyyet-i selasiyye) halinde gerçekleştiğinden var oluşun bütün icâd alanlarına 3’ün bu hususiyeti sirayet etmiştir. Bu hususiyet kıyasta karşımıza tez, antitez, sentez olarak çıkar. Neslin oluşumundaki karşılığı ise baba, anne, çocuktur. 3’ün ilk tek sayı oluşu ile Hz. Peygamber’in(s) varlıktaki konumu arasında bağlantı kuran İbnü’l-Arabî, Hz. Peygamber’i(s) Rabbine delalet bakımından ilk delil kabul eder. Kemâlinden dolayı yaratılışın başlangıç ve sonundaki ferdiyetin Hz. Muhammed’e(s) has kılındığını belirtir. ‚Bana üç şey sevdirildi

“Güzel sözler ona yükselir” (Fatir 35/10)

HARFLERİN İLMİ

1 Muhiddin İbnü’l Arabi Derleyen: İzzet Erş – Bil ki bu harflerin özelliği salt harf oluşlarından değil, şekiller halinde oluşlarından dolayıdır. Her harfin bir şekli olmasından ötürü, bir harfin özelliği kendi şeklinden kaynaklanmaktadır. İşte bu nedenle, harflerin amelleri, kalemlerin muhtelif olmasıyla çeşit çeşittir, çünkü şekilleri muhteliftir. 2 – …Onların meşguliyeti Rablerini tesbih etmek olur ve yükselerek ulvi mertebelere doğru çıkarlar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Güzel sözler ona yükselir” (Fatir 35/10). O söz, kelimenin şeklinin aynısıdır, çünkü onlar Allah Teâlâ için tesbih edilmiş şekillerdir; şayet o sözler küfür kelimeleri olsa, o zaman o sözler sahibine döner; onların vebali o sözleri konuşanın üzerinedir, o kelimelerin üzerine değildir. 3 – Havada dolaşan bu sözlü harfler var olduktan sonra onlara ölüm ulaşamaz; yazılı harfler böyle değildir; çünkü yazılı bir harfin veya bir kelimenin şekli değişikliğe uğrayabilir ve yok olabilir, çünkü onlar değişikliği ve yok oluşu kabul eden bir yerde bulunurlar. Sözlü şekiller ise, değişikliği ve yok oluşu kabul etmeyen bir yerde bulunurlar.

İşte bu nedenle, sözlü harfler için “beka”, daimîlik ve ebedîlik söz konusudur. Dolayısıyla hava, gökyüzü bütünüyle âlemin sözüyle dopdoludur. “Keşf” sahibi kimseler onları daimî duran suretler olarak görürler. 4 – İşte bu ilim kendi içinde çok şerefli bir ilimdir. Ancak ondan kurtuluş oldukça zordur; en iyisi bu ilmi istemeyi bırakmaktır, çünkü bu ilim Allah’ın bazı özel kullarına mahsus kıldığı ve özellikle de velilerin cümlesine mahsus kıldığı bir ilimdir, her ne kadar bazı insanlarda o ilimden birazcık varsa da, onlar ona salih kulların ulaştığı yoldan farklı olan başka bir yo ulaşmışlardır.

Bu nedenle, bu ilim o tür kişileri mutlu etmez, aksine mutsuz eder. 5 – Rabbin ve kulun hakikatlerinin birbirlerininkinden farklı olması gerekir, her ne kadar tek bir varlığa (el-ayn) nispet edilmiş olsa da. İşte bu nedenledir ki, Allah “kıdem” sıfatıyla insanlardan ayrılır, tıpkı insanların hudus yani “sonradan var olma” özellikleriyle Rab’den ayrıldıkları gibi. Fakat, Allah “ilim” sıfatı ile insanlardan ayrılır, denilemeyeceği gibi, insanlar da ilimleri ile ondan ayrılır, denilemez. Çünkü bu ilim birdir, yani ilim “Kadim” Varlıkta kadimdir; “sonradan var olan” varlıkta sonradan var olmuştur.

– Sübhan olan Allah şu suretleri var etti: su, ateş, hava ve toprak. Bu suretleri biri diğerinin içine girebilecek şekilde var etti. Dolayısıyla, ateş havaya dönüşebilir; hava da ateşe dönüşebilir, tıpkı Te harfinin Tı harfine; Sin harfinin Sad harfine dönüşmesi gibi. Gerçekten de kendisinden ilk ilkelerin/ana unsurların (el-ümmehâtü’l-üvel) meydana geldiği bu felekten ve bu unsurlardan bu harfler meydana gelmiştir.

“Güzel sözler ona yükselir” (Fatir 35/10)

Harflerin-İlmi-Muhyiddin-İbnu-l-Arabi-

– Eğer ilimle süt arasında tam bir münasebet, bütünsel bir ilgi olmasaydı, o zaman ilim, hayal âleminde süt suretinde zuhur etmezdi. Bunu bilen bilmiştir; bilmeyen de bilmemiştir. 12 – Ey dostum bil ki harfler de ümmetlerden bir ümmettir. Onlar da muhataptırlar ve mükelleftirler. Harfler arasında da kendi cinslerinden peygamberler vardır. Onların da isimleri vardır; ancak bunları bizim yolumuzdan giden keşif ehli olanlar tanır. 13 – Harflerin âlemleri. Her âlem için kendi cinsinden bir Peygamber (Resûl) vardır; aynı zamanda bir de şeriatları vardır, onunla Allah’a ibadet ederler. 14 – “Elif, Lâm, Mim”deki Elif tevhide işarettir; Mim, helak edilemez bir mülke işarettir; bu iki harf arasındaki Lâm ise, ikisi arasında bir rabıta olması için bir vasıtadır. Üzerine Lâm’ın hattının düştüğü satıra bakarsan, Elif’in “gövde”sinin orada onun ucuna ulaştığını görürsün, Mim ise ondan aşağıya doğru inmeye başlar. Sonra, orada “en güzel biçimden” –hat ya da satır budur- “aşağıların aşağısı”na kadar iner ki burası Mim’in kökünün bitiş noktasıdır.

Nitekim, Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “… Biz insanı en güzel biçimde yarattık; sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik.” 15 …örneğin babalık kavramı, ancak baba ve oğul ilgisi içinde anlaşılabilir, bir oğul ister gerçek bir oğul olsun ister takdîrî bir oğul olsun. Aynı şekilde, temel hakikatlarıyla el-Malik, el-Halik, el-Bari, el-Musavvir ve diğer bütün isimler de böyledir. İzafet, ilgi hakkında yaptığımız bu uyarı, Elif-Lam-Mim’in harflerinden olan Lam’ın Mim’le birleşmesinde mevcuttur; burada Lam bir sıfattır; Mim ise onun eseri ve onun fiilidir. Biricik zat olan Elif, kelimenin başında bulunduğunda harflerden hiçbiriyle birleşmesi doğru olmaz. Çünkü o durumda Elif “Doğru Yol”dir (Sırâtu’l-Müstakîm), yani ruhun “Bize doğru yolu göster!” diyerek istediği yoldur. (Fatiha Sûresi 1/6); bu yol tenzih ve tevhid yoludur.

Bu ruhun Rabbi -ki O “kelime”dir- ruhun “âmin” diyerek yaptığı duasından emin olunca, -ki ruh Fecir Suresinde Rabbine doğru yönelmekle, O’na dönmekle emrolunmuştur- Allah Tealâ ruhun bu duasını kabul eder ve “Ve lâ’d-dâllin!” Ve sapmış olanların yoluna değil) ayetinin hemen akabinde Elif-Lam-Mim’in Elif’ini açığa çıkardı. Ve “Amîn!” ifadesini orada gizledi, çünkü o ifade Melekût âlemine ait olan zuhur etmemiş sahih bir hakikattir. Âmin derken kim meleklerle aynı anda Amin derse, fakihlerinin genelinin ihlas; sufilerin huzur; muhakkiklerin himmet dedikleri ve benim ve bizim gibilerin de inayet dediğimiz şeyi gayb âleminde gerçekleştirmiş olur, ve duası kabul olur. 16 – “İki nalınını çıkar” (Taha 20/12) ayetinin anlamı şududur: Yani Lâm ve Mim’i çıkar, geriye her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Elif kalır- Elif-Lam-Mim harfleri harf olarak üç tanedir. O, bunların âlemini birleştirdi, çünkü onda (vasat) âleme aittir. Dolayısıyla Elif-Lam-Mim, Berzah’ı ve iki âlemi; bağlantıyı ve iki hakikati bir araya toplamıştır. Bunlar yarı yarıya, tekrar olmadan lafzının harflerindendir.

Üçte bir üzerinden de tekrar edilerek gene öyledir. Ve o ikisinden her biri her üçün üçte biridir. 18 – Elif, hakikatlerden bir koku almayan kimse nezdinde harflerden herhangi bir harf değildir, fakat genel olarak insanlar onu harf diye isimlendirmişlerdir… Elif’in makamı “cem” makamıdır. Elif’in isimleri vardır. Onun ismi Allah’tır. Elif’in sıfatları vardır; onun sıfatı, “kayyumiyyet”tir. 19 – Hemze; bu harf hem şehadet âleminden hem de melekût âleminden olan bir harftir. Sayıda onunla ilgili bir mertebe yoktur. 20 Lâm Elif Hakkında Bilgiler – Bil ki Lâm ve Elif birlikte yanyana durdukları zaman, dost olurlar ve her biri diğerine bir eğilim duyar. Bu eğilim hem bir tutkudur (heva) hem de bir ilgidir (garaz). Demek ki eğilim ancak bir aşk hareketinden doğmaktadır… Lâm bu babda Elif’ten daha güçlüdür, çünkü o Elif’ten daha çok aşıktır: onun himmeti daha mükemmel bir varoluşa, daha tam bir fiile sahiptir.

Elif daha az âşıktır. Onun himmeti Lâm’a bağlanma bakımından daha azdır; işte bu nedenle ayakta dimdik duramadı. Elif’in meyli Lâm’ın himmetiyle kendi üzerinde Lâm’ın fiilinin etkisi yönünden değildir. Onun meyli sadece Lâm’a doğru latif nimetlerle inişidir; bu da Lâm’ın aşkının onun üzerinde yer alması içindir. Görmüyor musun Lâm bacağını Elif’in ucuna nasıl da doluyor ve ona nasıl sarılıyor, onu elinden kaçırmamak için? 21 – Lâ – Acaba bu yazılış şeklinde hangisi Elif’tir hangisi Lâm? İkisini de kabul mümkündür. İşte bu nedenle, dil uzmanları bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Lâm’ın ya da Hemze’nin harekesini –ki Elif’in üzerinde olmaktadır- nereye koyacaklar. Bir grup lafza uymuşlar, söyleyişe bakmışlar ve ilk harfe koymuşlar; Elif sonraki harftir demişlerdir. Bir diğer grup ise, yazılışlarına bakmışlardır.

Öyleyse bunu yazan ilk önce hangi harfin bacağından başlıyorsa, ilk yazdığı Lâm’dır, ikincisi Elif’tir. İşte bütün bunlar, aşk halini sağlar. Bu aşktaki samimiyet ve sadakat, aşığı maşuku istemeye doğru yöneltir. Bu yönelişteki (teveccüh) samimiyet ve sadakat ise, maşuktan aşağı doğru gelen bir visali, bir kavuşmayı sağlar. Muhakkik ise şöyle der: “Bu eğilimin, bu meylin sebebi, âşık ve maşuk nezdindeki marifettir, tanıma ve bilmedir; her biri kendi hakikatine göre diğerini tanır, bilir.

-Sen kendi Elif’ini uykusundan uyandırıp ayağa kaldır ve Lâm’ını düğümlerinden çözüp kurtar. Lâm’ın Elif’e bağlanıp düğümlenmesinde açığa vurulamayacak bir sır vardır.

Demek ki elif ve Lâm hakikat olarak her sureti kabul ederler, çünkü bu ikisi diğer bütün hakikatleri toplayan iki mevcuttur. Öyleyse, hangi şey bariz olursa olsun, bu ikisi yanında o şeyden çıkar ve o ikisi o şeyi hakikatle beraber kabul ederler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir